Başak Nur GÖKÇAM
İklim krizinin etkisiyle giderek artan aşırı hava olayları, betonlaşan kentlerin altyapı sınırlarını zorlarken devasa ekonomik bilançoları da beraberinde getiriyor. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul başta olmak üzere Marmara Bölgesi’nde yaşanan sel felaketinin ardından açıklanan Türkiye Sigorta Birliği verilerine göre, gerçekleşen toplam sigortalı hasar tutarı 11 milyar 992,45 milyon lira seviyesine ulaştı.
Bölge genelinde 10 bin 130 hasar ihbarı kayıtlara geçerken, maddi kayıpların yüzde 89,8’lik devasa payı tek başına İstanbul’da gerçekleşti. İstanbul’daki sigortalı zarar 10 milyar 770,1 milyon lira olarak hesaplanırken, sanayi ve konutlardaki yangın poliçeleri 8,93 milyar lira, kasko hasarları ise 2,71 milyar lira pay aldı. Kentlerin betonla kaplanması suyun toprakla buluşmasını tamamen engellerken, ertelediğimiz ekolojik dönüşüm hamleleri her geçen gün daha ağır bir faturayla karşımıza çıkıyor.
Geçtiğimiz haftalarda yaşanan afetlerin ekonomik boyutunu ve kentlerin altyapı dirençliliğini değerlendiren Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Peyzaj Mimarları Odası Genel Başkanı Özay Yerlikaya, mavi-yeşil altyapının bir tercih değil zorunluluk olduğunu vurguladı. Yerlikaya, “Mavi-yeşil altyapıyı, doğru yerde ve doğru tasarımla uygulandığında, kentlerin geleceğine yapılan bir yatırım olarak görüyoruz. Çünkü bugün yalnızca yapım maliyetine bakarak ertelediğimiz bir işin bedelini, yarın taşkın hasarı, kapanan işyerleri ve aksayan ulaşım olarak ödeyebiliyoruz. Bütçeyi konuşurken, önleyebileceğimiz bu kayıpları da hesaba katmalıyız” dedi.
Tek bir yatırımla birden fazla ihtiyaca yanıt verebiliriz
Doğa temelli çözümlerin bütüncül faydalarına dikkat çeken Yerlikaya, “Üstelik doğa temelli çözümlerin faydası taşkın riskini azaltmakla sınırlı değil. Bir yağmur bahçesi suyu yerinde tutup altyapının yükünü hafifletirken, ağaçlar ve bitkili alanlar kenti serinletmeye, hava kalitesini iyileştirmeye ve canlılara yaşam alanı sağlamaya katkı sunuyor. İnsanların kullanabildiği, nefes alabildiği açık alanlar da yaşam kalitesini yükseltiyor. Peyzaj mimarlığı açısından bu faydaları birlikte düşünmek önemli. Aynı yatırımla birden fazla ihtiyaca yanıt verebiliyoruz” ifadelerini kullandı.
Denetlenebilir koşullar şart
Yatırımların hesaplanmasında uzun vadeli yaklaşımın esas alınması gerektiğini belirten Özay Yerlikaya, “Elbette her kentte aynı uygulama aynı sonucu vermez. Bizim önerimiz, yalnızca ‘Bu proje bugün kaça mâl olur?’ diye sormak değil, ‘Yıllar boyunca bakımıyla birlikte neye mal olur, hangi zararları azaltır, kente ne kazandırır?’ diye sormak. Yaşam döngüsü maliyeti ve fayda-maliyet yaklaşımı dediğimiz hesabın özü bu. Dünyada doğa temelli çözümlerin kentlerin altyapı planlamasına ve yatırımlarına dâhil edilmesi giderek daha fazla gündeme geliyor.
Bizde de mavi-yeşil altyapının, yollar ve kanalizasyon gibi gri altyapıyla birlikte önceliklendirilmesi ve kentlerin güvenliği için kritik altyapı olarak ele alınması gerekiyor. Bunun karşılığı, planlarda yerinin, bütçede payının ve bakım sorumluluğunun baştan belli olmasıdır. Önceliği de riskin ve beklenen faydanın en yüksek olduğu alanlara vermeliyiz” değerlendirmesinde bulundu.
Peyzaj uygulamalarında sadece estetiğin öne çıkmasının su yönetimi için yetersiz kaldığına işaret eden Yerlikaya, “Bir alanın yeşil görünmesi, yağmur suyunu yönetebildiği anlamına gelmez. Peyzajın estetik katkısı elbette değerli. Ancak bir açık alanı tasarlarken görünümünün yanında suyu nasıl yönettiğini, toprağın özelliklerini ve bitkilerin ekolojik işlevini de düşünmemiz gerekiyor. Örneğin toprağın derinliği ve suyu geçirme özelliği uygun değilse, alanın yeşil görünmesi tek başına yeterli olmaz.
Bu nedenle mesele hem kuralların ne istediği hem de uygulamada neyin kontrol edildiğidir. Planlama ve ruhsat süreçlerinde geçirgen yüzeylerin, yağmur suyunun yerinde yönetiminin ve bakım sorumluluğunun açık, ölçülebilir ve denetlenebilir koşullara bağlanmasını istiyoruz. Projenin ölçeğine ve bulunduğu yerin özelliklerine göre, yağmur suyunun nerede tutulacağı ve fazla suyun nasıl güvenle uzaklaştırılacağı proje onayında gösterilmeli; uygulama tamamlandığında da yerinde kontrol edilmeli. Bakımı kimin yapacağı baştan belli olmalı” açıklamasını yaptı.
Metropollerdeki kentsel dönüşüm süreçlerinin doğru kurgulanması gerektiğine değinen Yerlikaya, “Yoğun kent dokusunda önce mevcut doğal alanları ve suyun akış yollarını korumak, açık alanlara yer ayırmak gerekiyor. Küçük uygulamalar, kaybedilen yeşil alanların yerini bütünüyle tutamaz. Ama kentsel dönüşüm, binalarla birlikte açık alanları ve su yönetimini de yeniden ele almak için bir fırsat. Uygun kaldırım kenarlarında ve refüjlerde yağmur bahçeleri, otoparklarda ve yaya alanlarında geçirgen yüzeyler kullanılabilir. Okul bahçeleri, kamu yapılarının açık alanları ve mahalle parkları da bu sisteme katılabilir. Nerede hangi çözümün uygulanacağına zemin, eğim, altyapı ve kullanım koşullarına bakarak karar vermeliyiz” dedi.
Konut parsellerinin kent ölçeğindeki sistemle bütünleşmesi gerektiğini belirten Yerlikaya, “Bu bütünün içinde konut parsellerinin de önemli bir yeri var. Doğru peyzaj projeleri ve uygulamalarla bahçeler, kentteki yeşil kuşakları ve açık alanlar arasındaki bağlantıları destekleyebilir. Elbette tek bir parsel ekolojik koridor oluşturmaz; ancak parseller mahalle ve kent ölçeğindeki yeşil alan sistemiyle birlikte planlandığında bu sürekliliğe katkı sunar. Bu nedenle konut parsellerinde peyzaj projesinin zorunlu olmasını istiyoruz. İlgili belediyeler de bu projelerde uyulacak kuralları yerel koşullara göre açıkça tanımlamalı; onaydan uygulama ve bakıma kadar süreci denetlemeli. Bunun için belediyelerde peyzaj mimarlarına yer verilmesi, proje değerlendirme ve denetim süreçlerinde uzmanlıklarından yararlanılması gerekiyor” diye konuştu.
Doğa dostu etiketi tek başına yetmez
Piyasada “doğa dostu” etiketiyle sunulan gayrimenkul projelerinin teknik kriterlerle doğrulanması gerektiğinin altını çizen Yerlikaya, “Bir projeye ‘doğa dostu’ demekle, o projenin taşkın riskini azaltması ve sürdürülebilir olması aynı şey değil. Bunun teknik hesaplarla gösterilmesi gerekir. Yeşil alan miktarı önemli bir gösterge; su yönetimi açısından nasıl bir işlev üstlendiği de aynı ölçüde önemli. Böyle bir projede öncelikle şu soruların yanıtını ararız: Yağmur suyu nereye gidiyor? Ne kadarı alanda tutulabiliyor? Zemin bu suyu alabilecek özellikte mi? Sistemin kapasitesi aşıldığında su güvenli biçimde nasıl yönlendiriliyor? Bu hesapların hangi şiddet me süredeki yağışa göre yapıldığı da açık olmalı. Zemin, eğim, yerel yağış verileri, havza özellikleri ve drenaj altyapısı birlikte değerlendirilmeli” uyarısında bulundu.
Su, yolunu değiştirmez
İmar kararlarında sorumluluk mekanizmalarının tesis edilmesine değinen TMMOB Peyzaj Mimarları Odası Genel Başkanı Özay Yerlikaya, “Yetkiyle birlikte sorumluluğun da açık olduğu, kararların denetlenebildiği bir mekanizma olmalı. Bizim mesleki açıdan söylediğimiz şu: Suyun geçeceği yeri plan üzerinde değiştirmek, suyun arazide izleyeceği yolu değiştirmiyor. Dere yatakları ve taşkın alanlarına ilişkin kararlar, havza özellikleri, taşkın analizleri ve ilgili uzmanlık görüşleri dikkate alınarak verilmeli. Bu konudaki önceliğimiz, risklerin planlama aşamasında belirlenmesi ve gerekli önlemlerin zamanında alınması. Bunun için teknik raporların karar süreçlerine nasıl yansıtıldığı, hangi uyarıların yapıldığı ve kararların hangi gerekçelerle alındığı kayıt altına alınmalı ve denetlenebilmeli” diyerek sözlerini tamamladı.
Mavi-Yeşil altyapı nedir?
Mavi-yeşil altyapı; yağmur suyunu kaynağında tutan, akışını yavaşlatan ve doğal döngülere kazandıran ekolojik mühendislik ile peyzaj çözümlerinin bütünüdür. Klasik gri altyapı sistemlerinin (beton kanallar, borular) aksine; yağmur bahçeleri, biyotututma alanları, yeşil çatılar, geçirimli kaplamalar ve ekolojik koridorlar aracılığıyla su baskını riskini azaltırken, kent mikroklimalarını serinletir ve biyolojik çeşitliliği destekler.


